Ara
  • Sena Dönmez

Terapi Odasında Bedenlerimiz ve Ötesiyle Cinsel Olarak Var Olmak (Varoluşçu Buluşmalar-5, 2021)

Bugün terapi odasında cinsel bir alan nasıl var olabilir bundan bahsedeceğim, ama buraya gelmeden önce biraz daha baştan başlamak istiyorum. Ve cinsellik denince ilk akla gelenlerden bedene biraz bakalım istiyorum önce. Psikoterapide beden üzerine daha az konuştuğumuz, görece ihmal edilen alanlardan biri. Birçok terapi ekolüne baktığımızda en çok odaklanılan alanlar düşünceler, bilişler, geçmiş anılar gibi daha çok zihin dünyasına dair şeyler. Öte yandan Varoluşçu felsefe ve elbette varoluşçu terapide bedenin oldukça büyük ve önemli bir yeri var. Bu yer Varoluşçu düşüncenin ortaya çıktığı zamanlardan günümüze kadar da önemini koruyor aslında. Varoluşçu felsefe, beden ve zihnin pek birbirine karıştırılmadığı, sanki birbirlerinden bağımsız iki ayrı şeylermişçesine ele alındığı bir dönemde “beden ve zihin ayrılmaz bir bütündür” diyor. Bu ses yükselene kadar beden ve zihin birbirinden bağımsız iki ayrı olgu gibi ele alınıyordu ve hatta zihin daha kutsal bir yere yerleştiriliyordu. Dolayısıyla bedene bakmak, bedene dair düşünmek ve bedeni öncelemek başta felsefede olmak üzere felsefeden köklenen psikoterapi ekollerinde de görece sonradan gündeme gelen ve ihmal edilme riskiyle karşı karşıya kalan bir alan. Varoluşçuluk ise beden en az zihin kadar önemlidir ve bu ikisi arasında bir akış, bir denge tutturmak gerekir diyerek ta en başta bedene hak ettiği yeri veriyor. Nihayet insanı anlamanın ve fenomenolojik olarak incelemenin ancak ve ancak onu bölmeden, parçalamadan, bir bütün olarak ele almakla mümkün olduğuna inanan bir grup insan ortaya çıkıyor böylece. Ve bu bakış açısıyla Varoluşçu Terapi biz psikoterapistleri de insanı anlarken böyle bütünlüklü bakabildiğimiz bir yere davet ediyor. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki ne konuşuyorsak, konuştuklarımızı çok boyutlu ele almak, farklı katmanlarını incelemek bizim için önemli.


Varoluşçu psikoterapinin insana bütünlüklü bakan yapısını Varoluşçu filozoflardan Heidegger’in Dasein kavramı çok güzel anlatır. Daseinı kabaca insanın öznel dünyası olarak tanımlayabiliriz. Öznel dünyamızın çok katmanlı bir yapısı vardır. Fiziksel varoluşumuz, hayatımızdaki insanlar, sevdiğimiz-sevmediğimiz şeyler, değerlerimiz bunların hepsi ve çok daha fazlası Daseinımızı oluşturur. Heidegger ortaya attığı bu çok katmanlı kavramla insanı parçalara ayıran bakış açısına karşı çıkar. İnsan şu veya bu şekilde tanımlanmaktan çok daha fazlasıdır der. Tabii ki fiziksel varoluşumuz ve bedenlerimiz de Daseinımızın önemli bir parçasıdır. Hatta bizzat fiziksel varlığımız, bedenimiz aracılığıyla dünyada var oluruz. Bedenimiz aracılığı ile dünyayı algılarız, dünyaya uzanırız, deneyimleriz, ilişki kurarız. Örneğin bir bardak su içmeyi, elimizde bir şeyi tutup incelemeyi, yürüyerek bir yere gitmeyi, bir insana bakmayı, onunla konuşmayı, ona dokunmayı, ilişki gerektiren her türlü teması bedenlerimizle yaparız. Aynı şu an olduğu gibi, konuşuyorum ve bedenimin en azından bir kısmıyla karşınızdayım ve burada ortak bir alanı paylaşarak, belki bir ilişki kuruyoruz, bu her ne kadar tek yönlü olsa da. Bunun bir adım ötesine gidersek, yani dünyaya uzandığımız bir yere gidersek, insanın bedeni yoluyla inşa ettiği ilişkiselliğine varmış oluruz ve ilişkiselliğimiz de aynı şekilde Daseinın bir parçasıdır. İnsanlarla, etrafımızdaki şeylerle ilişkilenmek hayata devam edebilmemizin en temel koşullarından biridir. Bedenlerimiz dünyaya açılmamızın bir aracı olduğu için, tam da bu nedenle, dünyadaki her şeyle ilişki kurmamız da bedenlerimiz vasıtasıyla olur. Cinsellik dediğimiz de aslında tam böyle bir alanda var olur: bedenlerimiz yoluyla uzandığımız, ilişki kurduğumuz, gerçekten temas ettiğimiz, dokunduğumuz ve birbirimizde karşılıklı bir yankı bulduğumuz bir alanda.


Burada cinselliğin de varoluşçu bir tanımını yapsam iyi olacak muhtemelen. Çünkü cinsellik deyince genellikle aklımıza cinselliğin fiziksel boyutu olan seks geliyor. Ancak şaşırtıcı olmayan bir şekilde Varoluşçuluk cinselliği de salt seks olarak ele almaz. Tabii ki oldukça önemli bir kısmı seks olmakla birlikte cinsellik bundan çok daha fazlasıdır. Cinselliği salt seks ile ilişkili davranışlardan ibaret düşünürsek anlamını çok daraltmış oluruz. Bu aynı insanı beden ve zihin olarak iki parçaya bölmeye benzer. Psikoterapi ve insanın makbul olan özelliklerinin zihinsel alana hapsedilmesi gibi, cinsellik de bugünün dünyasında fiziksel bir alana hapsedilmiştir. Ve elbette cinselliği de yalnızca fiziksel dünyadan ibaret olarak düşünmek bizi yine insanı anlamaktan çok uzaklara götürür. Cinselliği düşünürken ve konuşurken de fiziksel olanın ötesine uzanıp bütünlüklü ve çok boyutlu bir yere varmamız bizi çok daha kapsamlı bir yere ulaştırır diye inanıyorum.


Peki cinsellik başka neyle ilgilidir? Eminim ki cinsellik deyince hepimizde farklı farklı çağrışımlar oluşuyor. Ben cinsellik deyince benim zihnimde canlanan çağrışımlardan bahsedeceğim. Cinsellik kelimesinin bana çağrıştırdıkları arzu, tutku, coşku, canlılık gibi şeyler. Aslında cinsellik nereye uzanır, neyle alakalıdır diye düşünürken zihnimizde çağrıştırdığı anlamları takip etmemiz güzel bir yol gösterici olacak bence. Cinsellik arzularımızın peşinden gitmek, tutku duymak, merak etmek, canlılık hissettiğimiz yerlerde olmak demek, varoluşçu anlamda. Hem kendimizle, hem bir başkasıyla, hem de dünyayla tutkuyla ilişkilendiğimiz; canlılığı ve anlamı bulduğumuz her yerde cinsellik vardır diyebiliriz. Cinsellik arzumuzun ve merakımızın bizi yönlendirdiği alanlarda ortaya çıkar. Tersten düşünürsek -mış gibi yapmak, hayatla arzusuz ve meraksız bir yerden ilişkilenmek, kendimizle teması koparmak ve bunun sonucunda canlılıktan uzak bir yaşam yaşamak hayatımızdaki cinsel alanın da yok olmasıyla sonuçlanır. Belki bu noktada bir örnek olarak bu konferansı verebilirim. Bugün bir sürü insan toplandık ve buradayız. Acaba neden buradayız? Her birimizin burada olma sebebi farklı. Bu sebeplere baktığımızda, burada olmamız bizi kendimizle alakalı daha cinsel ve canlı bir yerle mi buluşturuyor yoksa daha canlılıktan uzak bir yere mi götürüyor? Merak ettiğimiz bir yerden mi dinliyoruz bugün burada konuşulanları yoksa daha farklı bir yerde miyiz?


Aslında gün içerisinde yaptığımız küçük bir eylem bile, yapma motivasyonumuza göre bizi cinsel bir alanla buluşturabilir veya tam tersi cinsel alandan uzaklaştırabilir. Aynı bugün neden buradayız sorusunun cevabı gibi. Kişinin arzusunu takip etmesi ona canlılık ve doyum getirirken; merakından, arzusundan ve cinsel alanından kopmasının bedeli ise ağır olabilir. Çünkü aslında bu yalnızca kişinin cinsel alanını kaybetmesi değildir. Cinsel alanın kaybı bir neden değil, sonuçtur. Ve bu sonuç kişinin kendisiyle arasındaki mesafenin büyüklüğünü ifade eder. Gitmeye niyet ettiği, arzuladığı, onu heyecanlandıran yollarla bağlantısının zayıfladığını gösterir ve böyle bir yer insanın canlılıktan uzak bir yere varmasına sebep olur.


Peki bütün bunların terapi odası, terapist ve danışan ile nasıl bir ilişkisi var? Cinselliğin kendimizi bedenlerimiz aracılığıyla dünyaya ve başkalarına yansıtmanın temel yolu olduğundan bahsettim. Ve aslında bu özelliğiyle bütün insan ilişkilerinin temelini oluşturur (Sartre). Varoluşçu filozof M. Ponty’e göre cinsellik atmosfer gibi her daim vardır; bir koku veya ses gibi etrafa yayılır. Dolayısıyla psikoterapi gibi iki kişinin karşılaştığı ve umarız ki bir ilişki kurduğu özel bir alanın cinsel anlamlardan yoksun olması mümkün değildir. Burada cinsel anlamlardan kastettiğim elbette fiziksel dünyayı da kapsayarak çok daha ötesine uzanan varoluşçu bir cinsellik. Tam bu noktada aklıma şu sorular gelmeye başlıyor. Psikoterapi odasında bir terapist ve bir danışanın belirli zaman aralıklarında buluşması orayı cinsel bir alan haline getirmek için yeterli midir? Eğer bu yeterli değilse, psikoterapi odası nasıl cinsel bir alan olabilir veya bir psikoterapi odasını cinsel bir alan olmaktan uzaklaştıran şeyler nelerdir?


Terapi sürecinin başlangıç anını bir gözümüzün önüne getirelim istiyorum önce. Her karşılaşmada olduğu gibi, terapi odasında terapist ve danışanın ilk karşılaşması fiziksel bir dünya üzerinden olur. Önce birbirlerinin seslerini duydukları bir telefon konuşması yaparlar örneğin, sonra da bedenleri ile ortak bir alanda buluşurlar. Danışan odaya girer, terapistlere selamlaşırlar ve yerlerine otururlar. Devam eden süreç boyunca da terapist ve danışan bedenleriyle “orada olmaya” devam ederler. Danışan terapistle ilk karşılaşmasında onun dış görünüşü, bedeni, odadaki hali üzerinden bir izlenim edinir; terapist de aynı şekilde danışanın odaya gelişi, fiziksel görünüşü, odadaki varoluşu üzerinden çeşitli varsayımlarda bulunur. Fiziksel alanda olan ilk karşılaşma, söz ile devam eder ve terapist-danışan ilişkisel bir alanda buluşmaya başlar. Danışan terapistine öyküsünü anlatmaya başlar, terapisti onu merakla dinler. Danışan daseinını fiziksel varlığı ve sözleri aracılığıyla odaya getirir, terapist ve danışan birbirlerinin daseinlerının bir parçası haline gelirler. Bütün bunlar dilimden dökülürken buranın ne kadar ahenkli bir yere dönüşebileceğini düşünüyorum ve adeta bir dans gibi canlanıyor benim zihnimde.


Peki böyle bir ilişkiyi, bu alanı cinsel bir alan haline getiren nedir? Bu sorunun cevabını odada olan iki kişinin yani terapist ve danışanın odada nasıl var olduklarında bulabiliriz ancak çünkü orada ilişkiyi oluşturan iki kişi terapist ve danışan. Cinsel bir alanda buluşabilmenin en temel koşulu terapi odasında gerçek bir karşılaşma yaşamak olsa gerek. Bu noktada Binswanger’in terapi odasında gerçek bir karşılaşma olabilmesi için neyin önemli olduğundan bahsettiği sözleriyle devam edeceğim. Binswanger bu gerçek karşılaşma için terapistin mevcudiyetinin yani “orada/hazır olmasının” kritik öneminden bahseder. Bu öyle bir “orada olmak” öyle bir “hazır olmaktır” ki terapi sürecinin, danışanın, geleceğin ne getireceğine dair bütün bilinmezliğe, bütün belirsizliğe rağmen orada, hazır olarak bekleme halini anlatır. Bütün bu bilinmezliğe rağmen terapistin danışanın getirdiği şeyle kalmaya ve hatta yalnızca kalmakla kalmayıp danışanın getirdiği her neyse ona merakla dalmaya istekliliği ve arzusundan bahseder.


Binswanger’in bahsettiği hazır olma hali seans odasında cinsel bir alan oluşması için azımsanamayacak kadar önemli bana kalırsa. Çünkü bu hal iki kişinin birbiriyle ve bu birbiri ile buluşma halinde de kendileriyle karşılaşmaya hazır olmalarını anlatıyor. Hazır olma haline bakarken terapistin ne motivasyonla terapist koltuğunda oturduğu epey önemli. Öncelikle terapist neden bu mesleği yapıyor? Mesleğine karşı bir arzu ve merak duyuyor mu? Sonra terapistin, karşısına gelen danışanına dair merakı var mı, bu merakı canlı tutabiliyor mu, danışanın anlattıklarını dinlemeye hevesli mi? Danışanına eşlik etmek için mi orada yoksa kendi zihninde olan bir takım teorileri doğrulamak veya öğrendiği bir takım şeyleri uygulamak için mi orada? Danışanın anlattıklarını duymaya ne kadar açık? Danışanı da aynı kendisi gibi insani/varoluşsal meselelerden dolayı acı çeken başka bir insan olarak mı görüyor yoksa ondan daha iyi bildiğini varsayıp tavsiyeler/nasihatler verebileceği birisi gibi mi? Danışanı yaşadığı insani koşullardan dolayı yargılıyor mu, yoksa hissettiği ve yaşadığı her şeyde zaman zaman zorlansa da onunla orada kalmaya dair çabasını sürdürüyor mu?


Karşı koltuğa geçtiğimizde ise yine benzer sorular gündeme geliyor. Danışanı terapiye getiren ne? Kendisini merak ediyor mu, daha yakından görmeye, böyle bir yolcuğa çıkmaya hevesli mi? Birisi terapiye gitmesini önerdiği için mi orada yoksa terapide olmaya dair kendi arzusuna bir yer açabiliyor mu? Veya hakikaten bir sebeple gelmiş olsa bile merakını canlı tutabiliyor mu? Terapiyi bozuk olan bir şeyleri tamir etmek için kullanacağı bir araç olarak mı görüyor yoksa kendini keşfedeceği, çatışmalarını, ikilemlerini, insan olma hallerini göreceği bir yolculuk olarak mı? Terapisti konumlandırdığı yer ona cevaplar veren, tanılar koyan, neler yapacağını söylemesini istediği bir yer mi yoksa terapistin de onun kadar anlamaya çalışan ve merak eden bir yerde olduğunu görebiliyor mu?


Elbette hem terapist hem danışan olarak terapide varmak istediğimiz bir yerler, elde etmek istediğimiz sonuçlar var, orada bazı beklentilerle oturuyoruz, bu çok doğal. Gerçekçi olalım, aksi takdirde yaptığımız şey terapi olmazdı. Belki bu noktada Varoluşçu terapi neyi amaçlıyor? sorusunu sormak iyi olur. Varoluşçu terapi kişinin geniş bir özgürlük alanı olduğunu söyler. Ve bu geniş özgürlük alanının farkında olarak, sınırlarını ve sorumluluklarını kabul ederek belirli seçimler yapması yoluyla, doygun ve canlı bir hayat yaşamasını sağlamayı amaçlar. Bunu ise terapide kişinin kendini yakından tanıması, daseinını olduğu gibi çok boyutlu ve bütünlüklü bir yerden görebilmesi ve kendisi ile arasındaki mesafeyi olabildiğince kapatması yoluyla yapar. Aslında varmak istenilen yer danışanın hayatının birçok noktasında arzularını görmesi, sınırlılıklarının ve ikilemlerinin farkında olması, neticesinde ise cinsellik ve canlılıkla buluştuğu yerlerin çoğalmasıdır. Bunun yolu ise herkes için bambaşkadır! Çünkü terapi ve elbette insan her seferinde aynı sonucu veren bir matematik işlemi veya seri üretim yapıp her seferinde aynı şeyi üreten bir makine değildir.


Varoluşçu terapist Emmy van Deurzen terapide amacının birlikte çalıştığı insanlarla, onların üzüntü ve sıkıntılarında boğulmadan, önceden belirlenmiş bir çerçevenin güvenliğinde, derinden ve içten bir ilişki kurabilmek olduğunu söyler. Terapi bu amaç doğrultusunda ilerlediğinde kurulan güvenli ilişkisel alanda, kişinin en derin arzularını, en büyük korkularını, yapmak isteyip de cesaret edemediklerini, istemediğinin farkında bile olmadan taşımaya devam ettiklerini gördüğü bir alan haline gelir. Danışan terapistinin karşısında serbestçe konuşmaya başladıkça anbean kendisiyle karşılaşır. Bu yalnızca danışanın kendisiyle karşılaştığı bir yolculuk değildir, aynı zamanda terapistin de kendisiyle karşılaştığı bir yolculuktur. Ve elbette kurulan ilişki içerisinde birbirleriyle karşılaşırlar. Bu hali yakalamak her iki taraf için de bir macera ruhu ve insan varoluşunun getirdiği tüm zorluklarla yüzleşmeye hazır olmayı gerektirir. Hem merak dolu, hem de kalmaya cesaret gerektiren bir yolculuk…


Bir amacı olmasına rağmen; terapistin “bilmeyen” pozisyonunda kalabilmesi, dikte etmemesi, eşlik etmesi, merak duyması, “doğru yaşamın” herkes için bambaşka olduğunu kabul ederek terapist koltuğunda oturması önemlidir. Çünkü böyle bir yerde durmak demek, hakikaten de karşı tarafla karşılaşmaya hazır ve açık olmak, karşı tarafın özneliğini kabul etmek ve karşı taraftan etkilenme, onun da terapiste dokunabileceğini, terapisti dönüştürebileceğini, etkileyebileceğini peşin peşin kabul ederek yola çıkmak demektir. Terapist böyle açık, hazır ve karşılayan bir yerden danışanın hikayesine bakarken, aslında danışanı bir yere davet etmektedir; danışan ile cinsel bir alanda buluşmaya. Ve ancak böyle bir halde terapist danışanın öznelliği ile karşılaşabilir.


Terapistin danışanın öznelliğini görebilmesi çok önemlidir, çünkü cinsel bir alan iki öznenin karşılaştığı alandır. Bu ise en temelde terapistin varsayımlarını paranteze almasıyla mümkün hale gelir. Karşılaşmanın bizde uyandırdığı bütün düşünce ve hislere rağmen danışanın gerçekten ne dediğini duymaya çalışmakla. Varsayımsız ve beklentisiz olmak mümkün değil elbette ancak varsayımlar ve beklentiler her yanımızı kapladığında ve onlarsız düşünemez, konuşamaz hale geldiğimizde yalnızca karşımızdakiyle olan cinsel alanı değil, kendimizle ilişkimizdeki cinsel alanı da yok etmiş oluyoruz. Katı köşeleri olan, neyin nasıl olması gerektiğini bildiğini iddia eden ve hem kendine, hem de karşısındakine nesne muamelesi yapan birisi. Kendimize veya bir başkasına nesne muamelesi yaptığımız anlar cinsel alandan en çok uzaklaştığımız anlardır. Çünkü birisini nesne haline getirmek demek ona dair kesin yargılara sahip olmak demektir ve o kişinin öznelliğini, dolayısıyla da o kişiyle yaşanma ihtimali olan gerçek karşılaşma anlarını öldürmek anlamına gelir.


Danışan terapiye nasıl gelirse gelsin özne olarak karşılandığı, açık, hazır ve dolayısıyla cinsel alana davet eden bir terapistle karşılaşması en öncelikle terapistin sorumluluğundadır. Peki danışan bu daveti kabul edecek midir? Bilmiyoruz. Ancak bu davete karşılık veren danışan için terapi odası serbestçe dolaşabildiği bir keşif ve oyun alanına dönüşür. Dilediği gibi hayallerini ve fantezilerini getirdiği, oynadığı bu oyun alanının ise terapist üzerinde bir etkisi olduğunu gözlemlediği bir alan.

Birisiyle paylaşmanın ve sesli düşünmenin zaman zaman zor olduğu arzularını, korkularını, insan olma hallerini söze döktüğü; bunu yapmaya dair isteğini ve merakını canlı tuttuğu üç boyutlu, cinsel ve canlı bir alan. Üstelik bunları tek başına değil, gösterdiklerini merak eden, anlattıklarını duymak isteyen bir terapist eşliğinde, kendisini açma ve gösterme halinin onaylandığını ve kabul gördüğünü hissettiği bir ortamda yapar. Böyle bir atmosferde bazen güvenle, tüm şeffaflığıyla kendini ortaya koyar danışan, en mahrem, en gizli hallerini getirir odaya; bazen de o kadar şeffaf olmak zordur ve bazı parçalarını göstermekten utanır. Bu haller bedendeki yankılarıyla da odadadırlar aynı zamanda. Zaman içerisinde, acele etmeden, danışanın kendisini getirdiği hızda tüm bunlar söze dökülerek anlam bulur. Kimi insan için böyle bir alanda var olmak hayatında ilk defa deneyimlediği bir şeydir, kimisi için bir yerlerden tanıdık olan ama belki pek de içine dalmadığı, kimisi içinse belki zaten içinde olduğu ama daha çok keşfetmek istediği bir yer. Her ne olursa olsun bu alanın içinde kalmaya devam etmek bu deneyimi genişletir. Dolayısıyla danışan hem kendi arzularını, canlı taraflarını görüp kendisiyle ilişkisinde cinsel bir alan açar, hem de bu hallerin birisinde yarattığı yankıyı görme fırsatı bulduğu ilişkisel bir alanda büyük bir keşif şansı edinir.


Elbette böyle bütünlüklü ve üç boyutlu bir alan yalnızca danışanın canlı ve cinsel yönleriyle, arzuları ve tutkularıyla değil; ölü yanlarıyla, yapmak zorunda olduklarıyla, sınırlarıyla ve yapamayacaklarıyla da karşılaştığı bir alandır. İnsan olma hallerinde arzulu, tutkulu ve canlı anlar olduğu kadar sıkıcı, sıradan ve ölü anlar da vardır. Hayat bu ikisi arasında salındığımız ve denge bulmaya çalıştığımız bir yerdir. Terapi danışana içeri girdiğinde rahatça oynayabileceği, canlı ve cinsel bir oyun alanı sunarken; aynı zamanda, her hafta aynı gün ve aynı saatte orada olmasını beklediği, ne kadar istese de süresini uzatıp kısaltamadığı, terapisti ne kadar merak ederse etsin terapistin kendisini açmadığı ve terapist ile ilişkisinin yalnızca belirli bir boyutta kalabildiği bir yerde tutar. Ve bu sınırları çok net bir alandır. Danışan oyun alanının içinde serbestçe oynamayı ve hayal etmeyi deneyimlerken; bir yandan da kendi ve ötekinin sınırlarını tanıyarak eyleme dökebildiği alanların sınırlarını, bazen de yas tutması gerektiğini, canlı kalabilmek için ölü olanla da temasını koparmaması gerektiğini deneyimler. Terapi odasında bunu deneyimlemeye başlayan danışan, zaman içerisinde hayatla da böyle bir yerden ilişkilenmeye başladığında daha üç boyutlu, bütünlüklü ve gerçek bir yere varır. Terapi odası cinsel bir alana dönüştüğünde; orada beslenen, genişleyen cinsel ve canlı alanlarla temas hali; gerçek hayatta kişinin arzularını fark ettiği, canlılıkla daha çok temas ettiği, bunların izini sürerek ise dolu dolu bir hayat inşaa ettiği bir alana dönüşür. Terapi odası işte böyle bir yer olduğunda bedenlerimiz ve ötesiyle, cinsel olarak var olduğumuz canlı ve gerçek bir yer olur, umarız.

54 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Kadınlık deneyimi ve kadına bakış her çağda, her toplumda birbirinden az çok farklılaşsa da kadın olmak ve kadın bedeni uzun yıllardır önemli bir meseledir. Herkesin kadına dair bir fikri, beğeniriz b